Kastamonu, tarih boyunca dini ve milli hassasiyetleri yüksek insanlarıyla öne çıkmış; duruşuyla, tavrıyla kendini anlatmış bir şehirdir. Benim içinse bu şehir, yalnızca bir coğrafya değil; çocukluğumun sokakları, belleğimde yer eden kokular ve insanın nereye ait olduğunu hatırlatan güçlü bir duygudur. Doğduğun şehir, insanın iç sesine dönüşür bazen; Kastamonu benim için tam da budur.
Osmanlı döneminde sınırları Üsküdar’a kadar uzanan Kastamonu, şehzadelerin yetişmesi amacıyla vali olarak görevlendirildiği önemli bir sancak olmuştur. Bugün bu şehirde yürürken, tarihin yalnızca kitaplarda kalmadığını anlarsınız. Taş ve ahşap konakların gölgesinde, dar sokakların sessizliğinde geçmiş hâlâ yaşamaktadır.
Kastamonu’nun en ayırt edici yanlarından biri, mistik ve manevi atmosferidir. Bu topraklar yüzyıllar boyunca pek çok gönül insanına yurt olmuş; Şeyh Şaban-ı Veli Hazretleri başta olmak üzere Kaysül Hamedanî Asgar, Benli Sultan, Abdulfettah Veli, Aşıklı Sultan, Ahmed Hicabî, Şeyh Ömer Fuadi ve Ahmet Siyahî gibi isimleri bağrında yetiştirmiştir. Bu manevi miras, bugün bile şehrin sokaklarında dolaşırken hissedilir; insan farkında olmadan sesini alçaltır, adımlarını yavaşlatır.
Kastamonu, Kurtuluş Savaşı’nda gösterdiği fedakârlıkla da Anadolu’nun onurlu şehirleri arasında yerini almıştır. Vatan söz konusu olduğunda geri durmayan bu şehir, ağır bedeller ödemiştir. Küre ilçesine bağlı Ersizlerdere Köyü’nün adının, Çanakkale Harbi’nde köyün tüm yetişkin erkeklerinin şehit düşmesinden gelmesi, bu fedakârlığın en hüzünlü ama en gurur verici örneklerinden biridir. Anadolu’nun ilk liselerinden biri olan Abdurrahman Paşa Lisesi’nin, savaşın ardından birkaç yıl mezun verememesi ise tarihin sessiz ama çarpıcı notlarından biridir.
Doğasıyla Kastamonu, insanı kendine hayran bırakan bir başka yüzünü gösterir. Ilgaz Dağı ve Küre Dağları Milli Parkları, Valla ve Horma kanyonları, Ilıca Şelalesi, Çatak Kanyonu, Gideros Koyu, Ginolu Koyu, Abana ve Cide sahilleri, yaylalar… Bu coğrafyada doğa, yalnızca manzara değildir; insanın içini ferahlatan bir duraktır.
Kültür ve tarih meraklıları için Kastamonu adeta yaşayan bir müzedir. Saat Kulesi’nden Kastamonu Kalesi’ne, kaya mezarlarından Şehit Şerife Bacı ve Şehitler Anıtı’na; Münire Medresesi’nden Pompeipolis Antik Kenti’ne, İnebolu Evleri’nden müzeye dönüştürülmüş konaklara kadar her yapı, bu şehrin anlatacak bir hikâyesi olduğunu fısıldar. Nasrullah Camii, Şeyh Şaban-ı Veli Külliyesi, Şapka Müzesi ve Abdurrahman Paşa Lisesi ise bu hafızanın temel taşlarıdır.
Kastamonu’nun adına dair en güçlü rivayet, bölgede bir dönem yaşamış Gaslar adlı bir milletle ilişkilendirilir. Gas dilinde “Timoni”nin şehir anlamına gelmesiyle, “Gas Timoni” ifadesinin zamanla Kastamonu’ya dönüştüğü kabul edilir. Tarihte Paphlagonya olarak anılan bu coğrafya, Homeros’un İlyada Destanı’nda bile kendine yer bulmuş; yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir iz bırakmıştır.
Tüm bu derinliğin yanında Kastamonu, mutfağıyla da insanı kendine bağlar. Sarımsağı, pastırması, sucuğu, etli ekmeği, kuyu kebabı, banduması, simit tiridi, kaşık helvası ve balzamaçı… Ancak bu lezzetlerin de ötesinde, Kastamonu insanını özel kılan şey değişmez: vatan sevgisi, inancı ve sessiz vakarı.
Kastamonu, benim için geçmişle bugün arasında kurulan sağlam bir köprüdür. Sadece doğduğum şehir değil; karakterimi, bakışımı ve aidiyet duygumu şekillendiren bir bellektir. Anadolu’nun vakur yüzü, gürültüye ihtiyaç duymadan kendini anlatmaya devam etmektedir.
Ayla Yıldırım
Medya90