Abadile-i Seb’a’dan (Abdullah ismiyle meşhur yedi Sahabi) olan Hz. Abdullah bin Ömer (r.a.), İbni Ömer diye de anılır. Nübüvvetin üçüncü yılında Mekke’de doğdu. Hz. Peygamberimizin (asm) zevcesi Hz. Hafsa (r.a.) annemizin kardeşidir. Babası, Hz. Ömer (r.a.) ile birlikte müslüman oldu, yine onunla birlikte Medine’ye hicret etti.
Hz. Peygamber’in kayınbiraderi olması, ona Resûl-i Ekrem’in (asm) yakın çevresinde daha çok bulunmasını sağlamıştır . Bu sebeple Hz. Resûlullah’ın (asm), birçok sahâbînin görüp duyma imkânını bulamadığı davranış ve sözlerinin müslümanlara intikal etmesine yardım etti. Rivayet ettiği 2630 hadis ile Hz. Ebû Hüreyre’den (r.a.) sonra en çok hadis rivayet eden yedi sahâbînin (müksirûn) ikincisi oldu. Bu hadisleri, başta Hz. Peygamber (asm) olmak üzere, babası Hz. Ömer, ablası Hz. Hafsa, Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Hz. Âişe annemiz, Hz. Zeyd b. Sâbit, Hz. Bilâl ve Hz. Abdullah b. Mes‘ûd (r.a.ecmain) gibi ileri gelen sahâbîlerden dinleyip öğrendi.
Hz. Abdullah’ın en önemli özelliklerinden biri de hadisleri Hz. Peygamber’den (asm) duyduğu lafızlarla rivayet etmeye son derece dikkat etmesi, bunların benzer kelimelerle değiştirilmesine asla izin vermemesidir. Geniş hadis bilgisine rağmen bu titizliğinden dolayı ihtiyatla hadis rivayet ederdi. Onunla birlikte Medine’ye kadar yolculuk yapan Mücâhid ve yanında bir yıl kalan muhaddis Şa‘bî, bu süre içinde sadece bir hadis rivayet ettiğini söylerler. “Altın zincir” (silsiletü’z-zeheb) adı verilen en sahih isnad, Buhârî’ye göre, İbn Ömer’den âzatlı kölesi Nâfi‘in, ondan da İmam Mâlik’in rivayet ettiği hadis senedleridir. Onun önde gelen hadis talebeleri Hz. Abdullah b. Abbas (r.a.), Hz. Câbir b. Abdullah (r.a.) gibi sahâbîlerle Enes b. Sîrîn, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Müseyyeb, Nâfi‘, Mücâhid, Tâvus (Rehimehullah ecmain) gibi meşhur tâbiînlerdir.
Ashabın fakihleri arasında da mümtaz bir yeri olan Hz. Abdullah, en çok fetva veren yedi sahâbîden biridir. Altmış yıl boyunca fetva vermiştir. Özellikle sahâbenin yaşlıları vefat ettikten sonra insanların fetva için baş vurdukları kişilerin başında Hz. Abdullah ve İbn Abbas gelmekteydi. Hz. Abdullah b. Ömer fetva verirken önce Kitâb’a, sonra Sünnet’e baş vurur, bu kaynaklarda aradığı hükmü bulamazsa ileri gelen sahâbenin ittifak ettiği ictihadlara göre hareket ederdi. Sahâbe arasında görüş birliği bulunmayan konularda dilediğinin ictihadını seçer, herhangi bir ictihadın mevcut olmadığı durumlarda ise meseleyi daha çok kıyas yoluyla çözerdi. Hz. Ömer’in (r.a.) fıkhî kanaatlerini büyük ölçüde aldığı ve onun hükümleriyle amel ettiği görülmektedir. Kesin kanaat sahibi olmadığı hususlarda fetva vermekten son derece sakındığı bilinmektedir. Bir defasında bilmediği bir meselede kendisinden ısrarla fetva isteyen birine, “İbn Ömer böyle fetva verdi diyerek sırtımızın cehennem köprüsü haline getirilmesini mi istiyorsun?” demiştir. Yanlış fetva vermek suretiyle günaha girmekten korktuğu için Halife Hz. Osman’ın (r.a.) Kadı’lık teklifini kabul etmemiştir.
Kaynakların ittifakla belirttiğine göre, Hz. Peygamber’in (asm) hayat tarzına harfi harfine uyma ve onun emirlerini aynen yerine getirme hususunda ashâb-ı kirâm içinde Hz. Abdullah’ın müstesna bir yeri vardır. Hz. Abdullah bir gün, gördüğü bir rüyayı Hz. Peygamber’e (asm) tâbir ettirmeyi arzu etmiş, ablası Hz. Hafsa annemizin aracılığı ile rüyasını Resûl-i Ekrem’e (asm) arzetmiş, onun, “Abdullah ne iyi insan, bir de gece namazı kılsa!” (Buhârî, “Feżâʾilü aṣḥâbi’n-Nebî”, 19) demesi üzerine, o günden itibaren gece namazını hiç terketmemiştir.
Resûl-i Ekrem’in (asm) vefatından sonra ona olan sevgisinden dolayı namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürür, gölgelendiği ağaçların altında oturur, kurumasınlar diye onları sulardı. Hz. Abdullah’ın, Hz. Resulullah’a olan bu sevgisine insanlar şahitlik ederdi. Hz. Peygamber’in (asm) Selâm’laşma konusundaki buyruklarını yerine getirme hususunda son derece titiz davranırdı. Bundan dolayı hiçbir işi olmadığı halde sadece müslümanlarla Selâm’laşmak için sokağa çıkar, büyük küçük karşılaştığı herkese Selâm verirdi.
Hz. Abdullah b. Ömer ashâb-ı kirâmın ileri gelen zenginlerindendi. Servetinin fazla birikmesine meydan vermez, eline geçeni yoksullara dağıtırdı. Devlet adamlarının verdiği hediyelerin tamamını aynı gün fakirlere dağıtır verirdi. Sahip olduğu şeyler içinde en çok beğendiklerini, Allah yolunda kurban edilmek veya sadaka olarak verilmek üzere ayırırdı. Hatta, aşırı sevgi duymaya başladığı câriyesini hemen âzat ettiği ve onu diğer âzatlılarından biriyle evlendirdiği rivayet edilir. Kölelerine çok iyi davranırdı. İyi halini gördüğü ve bilhassa namaz kıldığını öğrendiği bütün kölelerini âzat etmeye başlayınca, onların sırf bu maksatla camiye gittiklerini kendisine bildiren dostlarına, “Bizi Allah ile aldatmak isteyenlere aldanmaya razıyız” diye cevap vermiştir.
Kibir duygusuna kapılma endişesiyle sade giyinir ve ayrıca az yemek yerdi. Soğukkanlı, yumuşak huylu olduğu için Hz. Peygamber’e (asm) benzetilirdi. Peşine takılarak kendisine hakaret eden bir adama ağzını açıp tek kelime söylememiş, sadece evine girerken, “Ben ve kardeşim Âsım kimseye sövmeyiz” demekle yetinmiştir. Hz. Abdullah’ın fazilet bakımından tıpkı babası gibi olduğunu söyleyen Hz. Ebû Seleme b. Abdurrahman (r.a.) “Hz. Ömer’in yaşadığı devirde onun benzerleri vardı; fakat Abdullah’ın zamanında onun gibisi yoktu” demiştir.
Hz. Abdullah iktisatlı ve çok cömert bir insandı. Cömertliği intişar bulmuştur. Bu Ahlak-ı Aliyesi Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar kitabında şöyle geçer.
“Sahabenin Abâdile-i Seb'a-yı Meşhure'sinden olan Abdullah İbn-i Ömer Hazretleri ki halife-i Resulullah olan Faruk-u A'zam Hazret-i Ömer'in (ra) en mühim ve büyük mahdumu ve sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zat-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir sahabe ona bakmış. Rûy-i zeminin halife-i zîşanı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acib bir hısset tevehhüm ederek o imamın arkasına düşüp ahvalini anlamak ister. Baktı ki Hazret-i Abdullah hane-i mübareğine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi; ayrıldı, gitti. Uzaktan bakan o sahabe merak etti.
Gitti o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?"
Her birisi dedi: "Bana bir altın verdi."
O sahabe dedi: "Fesübhanallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden kemal-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü, gitti, Hazret-i Abdullah İbn-i Ömer'i gördü.
Dedi: "Yâ İmam! Bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın."
Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemal-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir halettir; hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemalinden gelmiş bir halettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."
İmam-ı A'zam, bu sırra işaret olarak
لَا اِسْرَافَ فِى الْخَيْرِ كَمَا لَا خَيْرَ فِى الْاِسْرَافِ
demiş. Yani "Hayırda ve ihsanda (fakat müstahak olanlara) israf olmadığı gibi israfta da hiçbir hayır yoktur." (Lem'alar - 174)
Hz. Abdullah, orta boylu, iri yapılı ve esmer tenliydi. Saçları omuzlarına dökülecek kadar uzundu. Kardeşleri arasında babasına en çok benzeyenin Hz. Abdullah olduğu rivayet edilir. Seksen beş (veya seksen yedi) yaşlarında Mekke’de vefat etti. Âli ruhları şadolsun. Rabbim bizleri şefaatlerine mazhar eylesin inşallah.
