Eğitim ile Öğretimin Ayrılmazlığı Üzerine: Ahlâk Merkezli Bir Yaklaşım
Eğitim ile öğretim, modern tartışmalarda sıklıkla birbirinden ayrıştırılmaya çalışılsa da hakikatte biri diğerinin ruhu, diğeri de öbürünün bedeni gibidir.
Öğretim bilgi aktarımını ifade ederken; eğitim, bu bilginin hangi değerler sistemi içinde, hangi ahlâkî istikametle ve ne tür bir insan tasavvuruna hizmet ederek verileceğini tayin eder. Eğitimden koparılmış bir öğretim, teknik olarak başarılı bireyler üretebilir; ancak insanlık, adalet ve vicdan bakımından eksik nesiller yetiştirme riskini de beraberinde getirir.
Genç nesillerin yetiştirilmesinde ilk ve temel mesele, ahlâkî istikamet olmalıdır. Bu bağlamda, evrensel ahlâk ilkelerinin en sahih ve müstakim örneğini sunan İslam ahlâkı, eğitim merhalelerinin merkezine yerleştirilmelidir.
İslam ahlâkı; yalnızca ferdi erdemleri değil, sosyal sorumluluğu, adaleti, merhameti, kul hakkı bilincini ve emanete riayeti esas alır. Bu ahlâk anlayışı, insanı yalnızca bu dünyaya değil, hesap verme şuuruyla öbür dünyaya da hazırlayan bütüncül bir perspektif sunar.
Hesap verme inancı, ferdin davranışlarını yalnızca hukukî yaptırımlarla değil, vicdanî bir denetimle de sınırlar. Böyle bir şuurla yetişen genç, kanun boşluklarında ahlâksızlığı meşrulaştırmaz; gücü eline geçirdiğinde zulme yönelmez; bilgi ve makamı bir tahakküm aracı olarak kullanmaz.
Bu yönüyle İslam ahlâkı, yalnızca bireysel dindarlık değil, aynı zamanda sağlam bir toplumsal düzenin teminatıdır. Vatanperverlik de bu ahlâkî eğitimin tabiî bir neticesidir. Gerçek vatanperverlik, sloganlarla değil; vatanı emanet bilen, kamu malını kul hakkı sayan, adaleti ayakta tutmayı ibadet telakki eden bir anlayışla mümkündür.
Ahlâkî temelden yoksun bir vatanseverlik, kolayca menfaatçiliğe, kör milliyetçiliğe ya da şekli bir hamasete dönüşebilir. Oysa İslam ahlâkı, vatan sevgisini adalet, sorumluluk ve fedakârlıkla tahkim eder.
“İlim ahlâkla birleşmediğinde kibir üretir; ahlâk ilimle desteklenmediğinde ise zayıf kalır.”
Fen bilimleri, mantık ve sosyal bilimler elbette vazgeçilmezdir; ancak öncelik sıralaması hayati bir meseledir. Ahlâkî istikameti belirlenmemiş bir zihin, yüksek teknoloji üretebilir fakat bunu insanlığın hayrına mı, yoksa felaketine mi kullanacağını tayin edemez. Tarih, ilmi ilerlemenin ahlâkî gerilikle birleştiğinde nasıl yıkıcı sonuçlar doğurduğunun sayısız misaliyle doludur.
Bu sebeple fen ve mantık ilimleri, sağlam bir ahlâkî zeminin üzerine bina edilmelidir. Sosyal bilimler ise insanı ve toplumu açıklarken, hakikatle bağını koparmayan, inanç ve değer dünyasını yok saymayan bir yaklaşımla ele alınmalıdır. Aksi takdirde bilim, insanı anlamaktan ziyade onu indirgemeye başlayan bir araç hâline gelir.
Eğitim ile öğretimi birbirinden ayırmak, insanı parçalara bölmek anlamına gelir. Gençlerin önce iman, ahlâk, vatan ve hesap verme şuuru ile eğitilmesi; ardından bilgiyle donatılması, hem ferdi kemalin hem de toplumsal selametin yegâne yoludur. İlim ahlâkla birleşmediğinde kibir üretir; ahlâk ilimle desteklenmediğinde ise zayıf kalır. Hakiki eğitim, bu ikisini aynı istikamette buluşturabilmektir.
İşin bir diğer yönüne bakarsak meseleye şöyle eğilmemiz gerekecektir.
Eğitim ile öğretim arasındaki fark, Risale-i Nur Külliyatı’nda açık bir şekilde ortaya konur. Said Nursî’ye göre ilim, insanı kemale götüren bir vasıta olduğu kadar, istikametini kaybettiğinde onu felakete sürükleyen bir güç hâline de gelebilir. Bu sebeple Risale-i Nur’da esas mesele, bilginin miktarı değil, bilginin istikametidir. Eğitim, bu istikameti tayin eden ana unsurdur; öğretim ise onun hizmetkârıdır.
Said Nursî, “Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u medeniyedir; ikisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder” diyerek (Münâzarât) eğitim ve öğretimin ayrılmazlığını veciz bir şekilde ifade eder.
Şunu der tebliğ üstadı: Vicdanların sönmez nuru imani ve İslami ilimlerdir. Akıl sahibi insanları nurlu ve faydalı hale getirecek olan da akli ilimlerdir. İkisinin birlikte hareket etmesiyle hakikat ortaya çıkar, "maksud damına vasıl" olur.
Burada açıkça görüldüğü üzere, yalnızca fen ve akla dayalı bir öğretim eksik; yalnızca duygusal-dinî bir yaklaşım ise zayıf kalmaya mahkûmdur. Hakikat, ancak ahlâk temelli bir eğitimle ilmin birleşmesiyle ortaya çıkar.
Risale-i Nur’un eğitim anlayışında ahlâk, tali bir unsur değil, merkezî bir esastır. Özellikle İslam ahlâkı, yalnızca bireysel faziletler manzumesi değil; insanı ebedî hayat perspektifi içinde sorumluluk şuuruyla donatan bir terbiyedir.
Haşir Risalesi başta olmak üzere birçok yerde vurgulanan hesap verme şuuru, ferdin davranışlarını sadece dünyevî yaptırımlarla değil, uhrevî mesuliyetle de kayıt altına alır. Said Nursî’ye göre bu şuurdan mahrum bir insan, ilim ve güç sahibi olsa bile zulme meyletmeye her an namzettir.
Risale-i Nur, gençlerin önce iman ve ahlâk eğitimiyle yetiştirilmesini zaruri görür. Gençlik Rehberi, bu meselenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Burada gençliğin geçiciliği, nefsin aldatıcılığı ve hesap gününün muhakkak oluşu vurgulanarak, ahlâkî eğitimden mahrum bir gençliğin hem fert hem toplum için nasıl bir tehdit hâline geleceği ortaya konur. Fen ve felsefenin rehbersiz kaldığında şüphe ve inkâr üretebileceği; imanla terbiye edildiğinde ise marifetullah yolunda birer vasıta olacağı sıkça ifade edilir.
Vatanperverlik meselesi de Risale-i Nur’da ahlâkî bir çerçeveye oturtulur. Said Nursî, vatan sevgisini kuru bir hamaset değil, emanet ve mesuliyet bilinci olarak ele alır. Hutbe-i Şamiye’de, İslam ahlâkının zayıflamasının toplumsal çözülmeye yol açtığı belirtilirken; adalet, doğruluk ve kardeşlik gibi değerlerin hem dinin hem de vatanın bekası için zaruri olduğu ifade edilir. Bu yaklaşım, ahlâksız bir milliyetçiliğin değil; imanla beslenen sahih bir vatanperverliğin altını çizer.
Risale-i Nur’a göre fen ve sosyal bilimler elbette ihmal edilemez; ancak öncelik sıralaması hayati önemdedir. Sözler ve Lem’alar’da sıkça vurgulandığı üzere, ilim eğer imanla bağını koparırsa kibir, enaniyet ve tahakküm üretir. Ahlâkî ölçülerden mahrum bir zihin, teknolojiyi insanlığın hayrına değil, menfaat ve yıkım için kullanabilir. Bu sebeple Said Nursî, fen ilimlerinin iman hakikatlerine hizmet edecek bir çerçevede okutulmasını savunur.
Müellifince Bediüzzaman lakabının iade edildiği Risale-i Nur, eğitim ile öğretimi birbirinden koparmayı insanın ruhunu ve aklını ayırmakla eşdeğer görür. Gençlerin önce iman, ahlâk, vatan sevgisi ve hesap verme şuuru ile eğitilmesi; ardından fen, mantık ve sosyal ilimlerle donatılması, hem ferdî kemalin hem de toplumsal huzurun temel şartıdır.
Son tahlilde şunu diyoruz ki ilim ahlâkla birleştiğinde hikmete dönüşür; ahlâk ilimle desteklendiğinde ise sebat kazanır. Risale-i Nur’un eğitim anlayışı, işte bu dengeyi tesis etmeyi hedefler.
Kategori: Düşünce ve Toplum
