• BIST 100

    11007,37%0,81
  • DOLAR

    42,56% 0,08
  • EURO

    49,61% 0,17
  • GRAM ALTIN

    5768,19% 0,39
  • Ç. ALTIN

    9281,35% 0,00

MEHMET NURI YARDIM


Virüs


“Koronavirüs”ten önce hafifçe burnunu göstermisti aslinda fakat sinsice hareket ettigi için pek kimse farkina varamadi bu mendebur mikrobun. Yeni virüs semirdikçe semirdi, yayildikça yayildi, simdi de basimiza bela oldu. Dizginlenemez, bas edilemez bir hâle geldi. Bir ara kendime baktim aslinda bana da musallat olmustu, bazi yakin dostlarima da. Neredeyse toplumun büyük kesimine fena hâlde ‘bulas’misti. Lâkin bunu bir virüs gibi görmüyorduk nedense, modern tabirle ‘içsellestirmistik’ herhâlde, yani normallestirdik. Hâlbuki “koronavirüs” maddi, bu menhus mikrop ise daha fena, maneviyatimiza zarar veriyordu ama heyhat, hiç birimiz farkinda degildik.
Biliyorum simdi okuyucularim merak ediyor: “Nasil bir virüs bu yahu? Nasil uyanamadik? Söyle de anlayalim, ikna olalim!” Hiç kimse tereddüt etmesin, sonuna kadar anlatacagim. Ama lütfen önce sözlerime kulak verin. Sürçülisan edersem simdiden affimi dilerim.
Tabii bu virüsü anlatirken kendimden bahsedecegim ki kimse alinmasin, zira insanlar genelde hep mükemmel olduklarini düsündükleri için kusur kabul etmezler. Ziyadesiyle hassastirlar. “Lâyüsel”dirler. Kimse sorgulayamaz onlari. Ama ola ki, bazi dostlar “Sahi ya, hakikaten bu virüs bende de varmis meger. Simdi uyandim.” derse ve kendilerini benim gibi sorgularsa bir sey demem, sevinirim. Özenerek hazirladigim bu mizahi hikâye de amacina ulasmis olur. Öyleyse nadan nefsimden baslayayim ve bu zor, çetrefilli meseleyi açayim:
Efendim sinsice etrafimizda dolanan bu virüs, esasen uzun zamandan beri toplumda kesretle yayilmis vaziyetteydi. Bilhassa medyada pek yaygindi. Gerçi Radyo devrinde pek yoktu ama TRT’nin tek kanal televizyonunda hafif biraz kiprasmisti. Televizyonlarin çogalmasiyla birlikte birden çogalip yayiliverdi. Magazin gazeteleri ve dergileri, bu görgüsüz mikrobu simartip palazlandirdilar. Ama asil ‘altin vurus’unu, internetin bizde birden yayginlasmasiyla ve sosyal medyanin kilcal damarlarimiza kadar ulasip benligimizde köklesmesiyle –maazallah- gerçeklestirdi.
Bu mikrobun nesvünema buldugu ilk demlerde birçok kisi zahirelerdeki envaiçesit yiyeceklerini ortaya çikardi. Taam ikram edilmiyor, sadece gözlere ziyafet çekiliyordu. Disarida yemek yemeye hicap duyan birçok kisi, ekrandan sofralarini cömertçe sergilemeye basladi. Uzun süre yaptiklari kahvaltilari, ögle yemeklerini, aksam sofralarini paylasanlar çogaldi. Yagli, nefis ve leziz yemeklerini bütün cihana iftiharla gösteriyorlardi. “Biz bunlari yedik, ya siz?” dercesine, misilleme yaparcasina... Tamam kardesim yedin, gittin, afiyet olsun. Bir sey diyecegimiz yok lakin bu sofrayi yedi düvele göstermenin ne anlami var? Böyle yüzlerce fotograf görmüs, hepsine uzak durmustum. Ayip olmasa yorum bölümünde naçizane kanaatlerimi belirtip bu paylasimin dogru olmadigini her seyi göze alarak ifade edecektim. Ama yiyecegim zilgitlari hesap ederek vazgeçtim. Allah’tan bu görgüsüzlük kisa bir süre önce sona erdi. Bitti gitti sükürler olsun… Hadi çay içerken paylasim yapilmasi neyse. Sonuçta zengin-fakir herkesin içecegidir çay. Ama kalkip da kebaplarin, köftelerin, büryanlarin paylasimi yapilmaz ki… Olmaz ki, öyle de yemek yenilmez ki…
Dostlarim, bu virüsle müptelâ oldugumda önce masumane bir sekilde fotograf paylasimina basladim. Tabii bilhassa benim bulundugum fotograflar basroldeydi. Hele tek fotograflari kullanmam, nefsi emaremin de çok hosuna gidiyordu. Artik gittigim mekânlarda, katildigim toplantilarda nasil bir fotograf veririm, bunun derdine düstüm. Hatta ziyaret ettigim türbelerde, bulustugum dostlarla mutlaka fotograf çektirmeye basladim. Çamlica Camii’ne ailece gittigimizde yalan yok, birkaç fotograf çektirdik ama içerisi camiden çok stüdyoya benzemisti. Herkesin elinde cep telefonu kendini resmediyordu. Caminin ihtisami arka fonda… Çok tuhaf, herkes canli yayindaydi. Allah kabul etsin, namaz kildim ama kafam karisik. Tamam çeksinler, göstersinler buna lafim yok, lakin sanki “Cami bahane, görüntümüz sahane!” dercesine bunlari cömertçe hesaplarinda paylasmalari ne demekti? Bilhassa dostlarla fotograf çekmeyi seven ben bile bu hâli adamakilli yadirgamis, ayiplamistim.
Bu müzmin hastalik, en son Ayasofya Camii’nin açilisinda nahos yüzünü gösterdi. Hem içeride hem de disarida fotograf çektirmenin ne geregi vardi? Yüzümün tamaminin görünmesine dikkat etsem ne fayda? Hem görünsem ne olur, görünmesem ne… Orada önemli olan ben miyim, muhtesem Ayasofya mi? Ayasofya’yi kalabalikla birlikte çekmenin bir anlami var ama ya tek bir kisinin görüntüsü… Hem de boy boy… Mihrabin önünde, minberin yaninda, avluda, bahçede, kapida… Caminin kedisiyle… Zaten o garibim yasli kedi de asiri alakadan hasta düstü ve hayatini kaybedip kurtuldu.  Ayasofya’yi kullanarak söhreti mi elde etmek istiyorum acaba? Bir arkadas grubuyla gidilmis ve hatira olsun diye fotograf çekilmis, eyvallah! Ama tek kisinin Ayasofya’yi gölgeleyerek ekranlari kaplamasi ve âdeta fotoroman çektirmesi bari siz söyleyin, dogru mu? 
Elhak mazide kedilerle çekilmis suretlerimiz var, yalan yok. Yine de Eyüpsultan’da kendi hâlinde dolasan kedileri rahatsiz etmenin ne manasi vardi diye kendimi sorguluyorum simdi. Onlar da çok kibar. Can dostlarimiz, kimseyi kirmiyor. “Hadi benimle bir fotograf çektirsin de sevinsin garip?” diye düsünüyorlar zahir. Hâlbuki kendini birak efendi, o kediyi mezar taslariyla birlikte çeki versene! Tek fotograflari defalarca paylasmak hastalik degil mi? Hadi dostlarla birlikte çekilen fotograflara bir sey demiyoruz, bunun makul bir izahi var. Vefadir, dostluktur, hatiradir, hatta gelecege belgedir, vesikadir. Eyvallah, bu dogru. Ama ya senin tek basina çektirdigin onlarca, yüzlerce fotograf ne olacak bre gafil? Millet ileride senin yüzlerce mekânda tek basina çektirdigin fotograflari netsin, neylesin? Sergin mi açilacak, albümün mü yapilacak, klibin veya filmin mi çekilecek? Allah akil fikir versin.
Bir ara bu isi asiriya götüren bazi dostlar birakin cami önlerinde fotograf çektirmeyi Kâbe önünde de ‘artistik’ pozlar verdiler. Kafalari kocaman, gözleri ip iri ama Kâbe ufacik, uzakta, muhayyel ve mahzun… Zaten çevresini devasa binalar heyula gibi kapatmis. Bu eziyet yetmezmis gibi bir de ‘öz çekim’ sevdasina düsüyor ya bazi hacilarimiz… Ne diyelim, Allah affetsin. Bu fotograflardan birini gören bir arkadasim, yaptigi yorumda, resim sevdalisina, “Birak fotograf çektirmeyi yahu, oranin manevi ikliminin tadini almaya bak!” deyip hakli olarak sitem etmis, hatta azarlarcasina ignelemisti. Insallah o kisi, bundan hisse kapmistir.
Hadi bir türbeyi, camiyi, çesmeyi paylastin iyi ama ey nefsim yedigin yemegi, doyamadigin tatlilari, gezip dolastigin mutena yerleri canli yayin yapar gibi paylasmak zorunda misin? Diyelim ki mükellef bir sofraya konmussun, o yemekleri bulamayanlar var degil mi? Bizim medeniyetimizde ‘göz hakki’ denen bir sey var. Peki bu hâl, görgüsüzlük degil mi? Bir de görüntü yetmiyormus gibi tasvir de ediyorsun: “Söyle lezzetli, böyle nefisti, neredeyse parmaklarimi yiyecektim.” Bu yaptigin cefa, ettigin eza, ümmet-i Muhammed’e reva mi!..
Bazen edebiyati, siiri, hikmeti de kullaniyorum. Son devrin en büyük sairiymisim gibi siirimi paylasiyorum bir de siyah gözlüklü hâlimle poz veriyorum. Iki satircik yazmisim acemice onu da yine bir ‘görüntü’ virüsüyle ulastiriyorum cümle ahbaba. Ey kibir deposu! Bu ne edebe, ne edebiyata sigmiyor hâlbuki. “Hace-i Evvel” Ahmet Mithat Efendi dirilip de bu manzara-i süfliyemizi görse, “Evladim 300’den fazla eser telif ettim, onca gazete çikardim, benim bile bu kadar resmim yok. Kadim ahbabim, topu topu sakalli hâlimle iki üç resmimi tabettiler, o kadar.” Ama biz siirde Yahya Kemal’i,  nesirde Süleyman Nazif’i, romanda Peyami Safa’yi fersah fersah geride birakmisiz ya!.. Çek çektirebildin kadar! 
Biz erkekler bu paylasimlara çok merakliyiz ya… Bizi takip eden ve her hâlükârda örnek (!) alan hanim kardeslerimiz de masallah fersah fersah bu konuda ileri… Nadide, bahçeli bir eve yerlesmis, habire resim çekip paylasiyor. Tamam bir resim iyi de besine onuna ne gerek var cancagizim? Biz bahçeli ve müstakil evi olmayan, apartman katlarina tikilmis garibanlar zümresi de yutkunuyor, “Ah bir bahçeli evimiz olamadi.” diye iç geçirip duruyoruz iste. Merhamet edin, bari bize aciyin, medet el aman medet! 
Merhum Ibnülemin Mahmud Kemal’e, fazlaca piskin, enaniyeti siskin bir zattan bahsederler. Lafi agizlarina tikar: “Biz görmek için ugrastik, o ise görünmek için.” Bir adama bundan daha büyük bir tenkit bombasi atilabilir mi? Üstat Ibnülemin zaten sözünü sakinmayan bir dehaydi. Adi üstünde “Cihan kaynanasi!” Allah rahmet eylesin. Maazallah dirilip de bizim bu hicranli hâllerimize sahit olsa, “Yahu, ben mecanin çarsisina mi geldim. Nedir bu boy boy fotografiler? Niçin herkeste bu kadar çok görünme hevesi var? Adamda da hatunda da ayni lüzumsuz merak, ayni münasebetsizlik. Ellerine kitap alip ilmî tetkikatta bulunsalar daha hayirli olmaz mi? Böylece nefsi emmarelerini de zapturapt altina almis olurlar! Fecaat azizim, fecaat!.. Aminin de aman! Zaman galiba ahir zaman!” Valla Hazret, belki çok daha agir, sunturlu laflar ederdi. Malum üslubu biraz galizdi. Ama ben yine de bize edecegi laflari, bir nebze yumusattim.
Bir de bu konuda merhale kat eden kimileri de artik fotografla yetinmiyor, bayagi filim çeviriyorlar. Dört bir yanda dönüp dolasip sizi de temasalarina davet ediyorlar. Gitseniz bir türlü, gitmeseniz patlicanli… Bazi dostlarimin, “Ya Mehmet Nuri, iyi ki anlattin, bu virüs yalniz sana degil bize de bulasmis meger. Anlattiklarinin aynisini biz de yasadik, tipkisini yapiyoruz. Mademki derdi anlattin, devasini da söyle lütfen. Bunun asisi yok mu acep? Ister Çin’den gelsin ister Maçin’den. Ki tatbik edip Allah’in izniyle kurtulalim.” dediklerini duyar gibi oluyorum. Cevabim: Estagfirullah azizler! “Kendi himmete muhtaç dede, nerde kaldi baskasina himmet ede.” Yalnizca kendime uyguladigim bir dozluk ‘ilaç söz’ var. Onu tatbik ediyorum. Insallah dirayet gösterir de, sonuna kadar muvaffak olursam size de söylerim. Bunun için de tahrikkâr bir sekilde her yere davet eden dostlarima, hatta bazi medya kuruluslarina (televizyonlar da dâhil) gitmemeye çalisiyorum. Bahanem hazir. “Malum koronavirüs var ya, tedbire riayet ediyorum efendim, pek çikmiyorum, kusura bakmayin.” diyorum. Bu dogru ama iki virüsü de kastediyorum aslinda. Velhasil lafin kisasi, özü, hülâsasi sudur kardeslerim. “Ilaç söz”üm çok kolay, üstelik tek kelime: “Görün-me!” Bunu kullanirsak Allah’in izni ve inayetiyle hiç hiçbir seycigimiz kalmaz insallah.
Görme engelli oldugu hâlde irfan gözü ve gönlü açik olan Bülent Acun kardesim çok degerli bir kültür adami ve dahi kitap kurdudur. Bulundugu meclislerde neseli ve hikmetli sohbeti ile dinlenir. Az söz söyler, öz kelam eder. Yazilari Yenisöz gazetesinde nesrediliyor. 10 Mayis 2018 tarihli köse yazisini, mizaha ve yaptigi nüktelere ayirmisti. Okudugumuz bu yazida kendisiyle ne kadar barisik oldugunu asikâre bize de gösteriyor. Bülent orada diyor ki: Bir vesileyle bana “Az görmekten daha zor olan nedir?” diye soran bir arkadasima su cevabi verdim: “Az görmekten daha zor olan sey, çok görülmektir.” 
Zordur ‘Görünme Virüsü’nden kurtulmak! Ama Allah’tan asla ümit kesilmez. Bir zamanlar ben de bu dertten mustarip idim ey ihvan. Sonra düsündüm, tasindim. Aklimi basima devsirdim. Tamam birçok insanla fotografim olabilir ama bunlari her firsatta paylasmanin ne âlemi var yahu? Hem ne diyor reklamci abiler: “Yüzünüzü fazla eskitmeyin.” Yani ortalikta fazla görünmeyin, her seye maydanoz olmayin. Yerden göge kadar haklilar! Bir süre sonra insanlar sizden bikiyor ve artik yüzünüzü görmek istemiyor. Benden söylemesi… ‘Görünme virüsü’ne yakalanmis ve bundan bir an önce kurtulup rahata ve huzura kavusmak isteyen herkese acil ve daimi sifalar diliyorum.
 

Yazarın Diğer Yazıları


Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.