Gece, birden bire bir kapı gibi gürültüyle açıldı. Uykunun en savunmasız yerinden, sert bir sesle uyandım. Yer inliyordu; sanki toprağın altından koca bir hayvan homurdanıyor, evin temeline diş geçiriyordu. Odanın içi karanlıktı ama ses her şeyi görünür kılıyordu.
Muhabbet kuşumuz çığlık çığlığa bağırıyordu. Küçücük gövdesinden çıkan o feryat, yerin gürültüsüne karışmıştı. O an aklıma gelen salâvattı. Dilim, kalbimden önce harekete geçti. “Her zamanki gibi üç dört siddetinde bir şeydir, geçer” dedim içimden, “geçmesi gerekir.”
Ama geçmedi. Sarsıntı arttıkça insanın zihni de yer değiştiriyor. Bir düşünceden ötekine savruluyorsun. O an, çok net bir fikir düştü içime: Bu âlemden digerine geçebilirim her an. Bu dünyadan ötekine geçiş, bir eşik kadar yakındı. Şehadet getirdim. Korkudan değil; hazırlıksız yakalanmamak için.
Bir süre sonra gürültü hafifler gibi oldu. Yer hâlâ canlıydı ama öfkesi azalmıştı. Ayağa kalktım. İlk işim abdest almak oldu. Suyun yüzüme değmesi, zamanın yeniden akmaya başladığını haber veriyordu. Sonra giyindim.
Kızım ve hanımım da uyanmış, sessiz bir telaşla hazırlanıyordu. Komşuların sesleri gelmeye başladı. Herkes birbirini ikaz ediyordu. Elektrik ve gaz şartellerini indirdik. Ev, ilk defa bu kadar şuurlu bir vedaya şahit oldu.
Sokağa çıktığımızda gece artık bizim değildi; herkesindi. Önce bir kafede toplandık. Çaylar geldi, ama kimse tadını hatırlamadı. Sabah olunca okul bahçesine geçtik. Kendi okulum… Günlerce düzen ve disiplin öğrettiğim o alan, şimdi sığınak olmuştu.
Oradan Çiftlik Köyü’ne geçtik. Yol boyunca kimse hemen hemen hiç konuşmadı. Sözler gereksizdi; herkes aynı şeyi düşünüyordu: Evimiz hâlâ duruyor mu, biz gerçekten burada mıyız?
“Yer hareket etmeyince, içteki fay hatları konuşmaya başlıyor.”
Son durak Konya’ydı. Dünürlerin evi. Kapı açıldı, içeride huzur vardı ama geçiciydi; bunu hepimiz biliyorduk. Misafirliğimiz günlerce, haftalarca sürdü. Bir aya uzadı konukluğumuz.
Deprem geçmişti belki ama geceyi yaran o ses, hâlâ insanın içinde bir yerlerde inliyordu.
**
Konya’da günler birbirine benziyordu. Ev sağlamdı, duvarlar sessizdi. Çatlak yoktu, tavan gıcırdamıyordu. Ama insan, yerin değil kendisinin çatladığını geç fark ediyordu.
Sabahları erken uyanıyordum. Misafir olduğun evde uykunun da misafir olduğunu öğreniyorsun; derinleşmiyor, çabuk uyanıyor. Pencereye yaklaşıp sokağa bakıyordum. Konya sabahları dingindir; rüzgâr bile acele etmez. O sükûnet, içimdeki gürültüyü daha da belirgin kılıyordu.
“Demek ki mesele deprem değil,” diye düşündüm bir sabah. “Sarsıntı bahaneymiş.”
Yer inlediğinde insanın zihni yalınlaşıyor. Ünvanlar, ertelenmiş işler, yarım kalmış konuşmalar… Hepsi tek tek dökülüyor. Geriye sadece şu kalıyor: Hazır mıyım? O gece şehadet getirirken, hayatın bazı cümlelerini eksik bıraktığımı fark etmiştim.
Kızımı izliyordum. Hizmet ederken bile kulak kesiliyordu; ani bir seste duruyordu, gözleri çevreyi süzüyordu. Korkunun, sessizce büyüdüğünü orada öğrendim. Hanımım ise güçlü görünüyordu ama geceleri uykusu bölünüyordu. Demek ki cesaret de uykusuz kalabiliyormuş.
Bir akşam, ev halkı yatınca salona geçtim. Işıkları kapattım. Karanlıkta oturmak istedim. Depremden sonra ilk defa, bilinçli bir karanlık. Kendi kendime sordum:
“Eğer o gece bitseydi, ne yarım kalırdı?”
Cevaplar uzun bir liste hâlinde gelmedi. Tek tek geldiler. Bazılarını söylememiştim, bazılarını ertelemiştim, bazılarına da gereğinden fazla tutunmuştum. Meğer insan, en çok tutunduklarıyla ağırlaşıyormuş.
Konya günleri bana şunu öğretti: Güvende olmak, sarsılmamak demek değil. Bazen sağlam duvarlar, insanın kendini duymasını sağlıyor. Yer hareket etmeyince, içteki fay hatları konuşmaya başlıyor.
Bir ayın sonunda eve dönmeye hazırdık. Ama ben biliyordum: Dönen sadece bizdik. O gece uyanan adam, Konya’da biraz daha ağır, biraz daha sade biri olmuştu.
Deprem geçmişti. Aslını arayan bin nice sarsıntı tefekkür hanesine yazılmıştı ama...
Kategori: Tefekkür ve Hayat
