Okuma süresi: 4 dakika
Türkiye’de aile üzerine konuşurken çoğu zaman görünen tabloya takılı kalıyoruz.
“Gençler evlenmiyor, boşanmalar arttı, çocuklar dağıldı, okul çözmüyor…”
Evet, bunların hepsi doğru. Ama bunlar sonuç.
Asıl sorulması gereken soru şu:
Bu sonuçları üreten görünmez zemin nerede?
Çünkü bazı savrulmalar kendiliğinden esen bir rüzgâr değildir;
yönü ayarlanmış bir hava akımı gibi çalışır.
Bir toplumun kapısını kırmadan da içeri girilebilir.
Bazen sadece kilidi değiştirirsin. Anahtar aynı gibi görünür ama artık başka bir kapıyı açar.
Son yıllarda dilimizde olan şey tam olarak budur.
“Ayıp” dediğimiz yere “özgürlük”,
“hayâ” dediğimiz yere “baskı”,
“mahremiyet” dediğimiz yere “tabu”,
“fuhşiyat” dediğimiz yere “tercih” gibi daha masum ambalajlar iliştiriliyor.
Kelimenin kabı değişince, içeriğin ahlaki ağırlığı da buharlaşıyor.
Mesele “iyi–kötü” olmaktan çıkıp “hak–özgürlük” paketine taşınıyor.
İnsan, fark etmeden kelimeyle birlikte bakış açısını da ithal ediyor.
Bu kelimeler kendiliğinden yayılmıyor.
Dizi repliklerinde, influencer cümlelerinde, haber dilinde, akademik metinlerde dolaşıma sokuluyor.
Önce kulağımız alışıyor, sonra dilimiz kullanıyor; en sonunda zihin “normal” kabul ediyor.
Tıpkı fark etmeden kilo almak gibi…
Gram gram, milim milim.
Sonra aynaya bakınca şaşırıyorsun:
“Ben ne zaman bu hale geldim?”
Ailenin çözülmesi artık sadece sokakta olmuyor.
Salonda, çocuk odasında, ekranın içinde oluyor.
Ev eskiden mahremiyetin kalesiydi.
Bugün ise ekranlar sayesinde evin içine, başka bir kültürün sürekli yayın yapan penceresi açıldı.
Dijital oyunlar, filmler ve diziler çoğu zaman doğrudan saldırmıyor;
daha “akıllı” çalışıyor:
Aileyi sıkıcı ve engelleyici, bireyi kahraman ve özgür gösteriyor.
Sadakati esaret, sınırı baskı gibi kodluyor.
Rol modelleri değer değil, haz ve tüketim üzerinden parlatılıyor.
Bu süreç aileyi bir anda yıkmıyor;
daha sinsi bir yöntem kullanıyor: Aileyi itibarsızlaştırıyor.
Aile itibarsızlaşınca evlilik erteleniyor.
Evlilik ertelenince çocuk gecikiyor.
Çocuk gecikince nesil zayıflıyor.
Nesil zayıflayınca toplum dayanıksızlaşıyor.
Bu zincir “tesadüf” gibi görünse de, mekanik bir düzenle işliyor.
Bugün tartışmalar çoğu zaman “kaç yıl zorunlu eğitim olsun?” noktasında takılı kalıyor.
Oysa asıl mesele şu:
Okul, aileyi güçlendiren bir ortak mı;
yoksa aileyi işlevsizleştiren bir ikame mi?
Mesleki eğitimin itibarsızlaştırılması sadece yanlış bir politika değildir.
Üretim kültürü zayıfladığında genç, beceri yerine gösterişe yönelir.
Gösteriş cazipleşince “kolay hayat” ideali doğar.
Kolay hayat ideali güçlenince aile sorumluluğu ağır gelmeye başlar.
Bu da aileyi “yük” gibi gösteren kültürle birleşince, sistem kusursuz çalışır.
Sömürü denince akla sadece ekonomi geliyor.
Oysa bazı düzenler önce anlamı, sonra emeği sömürür.
Dil, kültür ve eğitim üzerinden yürüyen süreçlerde bazen hedef şudur:
Kendi değerleriyle ayakta duran bir toplum değil,
sürekli dışarıdan onay alan bir toplum üretmek.
Aile güçlü olursa toplum dayanışma üretir.
Dayanışma güçlü olursa piyasa ve algı düzeni her istediğini yaptıramaz.
Bu yüzden aileyi hedef alan süreçler açık saldırı şeklinde yürümez;
daha rafine ilerler:
Dil ile “ayıp” alanı daraltılır.
Medya ile “normal” yeniden tanımlanır.
Eğlence ile arzu yönlendirilir.
Eğitim ile itibar dağıtılır.
Bu dört hat birlikte çalışınca ortaya kendiliğinden bir dönüşüm değil,
yönlendirilmiş bir savrulma çıkar.
Sadece “boşanmalar arttı” diyerek değil;
boşanmayı büyüten zemine bakarak…
Çocuk odasına kadar giren kültür akışına,
Dili ve kavramları kimlerin belirlediğine,
Medyanın aileyi nasıl resmettiğine,
Okulun aileyle aynı hedefe mi yürüdüğüne,
Mesleki eğitim ve üretim ahlakının neden zayıflatıldığına…
Çünkü aileyi korumak, sadece aileyi kutsamak değildir.
Aileyi aşındıran mekanizmayı teşhis etmek demektir.
Doktor ateşi değil, mikrobu arar.
Biz de semptomları değil, sistemi konuşmak zorundayız.
Ve belki de en kritik cümle şudur:
Aileyi ayakta tutan şey yalnızca sevgi değil;
dil, kültür, eğitim ve medya üzerinden kurulan iklimdir.
İklim bozulursa, en sağlam bina bile rutubetten çöker.
Kategori: Toplumsal Yorum